Üniversite, kiminin hayaller kurarak, umut dolu gittiği kiminin de neler yaşayacağı hakkında fikri olmadan, hayaller kurmadan gittiği bir yer, tıpkı benim gibi. Lise yıllarımda eğitim sistemimizin emrettiği gibi herkes en iyisini yapmak, en iyisi olmak için çabalıyordu. Çoğunun net bir hedefi vardı. Ben şu mesleği seçeceğim, ben şu okulda okuyacağım diyorlardı. Onların aksine, üniversite sınavına hiçbir hedefim olmadan girdim, çıktıktan sonra ise bir sene daha hazırlanacaktım sınava kararım netti. Çünkü ne olacağımı bilmesem bile, sonucun kötü geleceğinden emindim. Sınavdan sonra da ne sonucuma kendim baktım ne de tercihlerimi kendim yaptım. Annem "TED Üniversitesi açılıyormuş bu sene, hem de bölüme değil fakülteye öğrenci alıyormuş. Tercihlere yazalım ne dersin?" dedi. "Tamam, yazalım." dedim. Nasıl olsa okula yerleşemeyecektim, öyle düşünüyordum. Tercihler açıklandığında annemin beni sevinçle arayıp, TED Üniversitesi mühendislik fakültesine yerleştiğimi söylemesine rağmen kayıt yaptırmayı düşünmüyordum. Annem beni ikna edebilmek için dershaneye götürdü. Dershaneye girerken sahip olduğum kayıt yaptırmama fikri çıkarken tamamen tersine dönmüştü. Fizik öğretmenimin bir cümlesi beni kayıt yaptırmaya ikna etmişti ve üstelik hangi bölümü seçeceğime de karar vermiştim. Hep söylerim, üniversite hayatımın bu okulda başlamasında fizik öğretmenimin katkısı büyüktür.
Üniversite demek herkes için biraz daha büyümek, kendi kararlarını kendin verebilmek ve güzel arkadaşlıklar kazanmak demektir. Şu anda bile bu özelliklerin bir kısmını kazanmış hissediyorum. En basitinden, üniversiteye ilk başladığım zaman bütün derslere gitmem gerektiğini düşünürken zamanla bu kararı kendim verip derse gidip gitmeme sorumluluğunu almaya başladım. Bu davranış küçük bir adım gibi görünse de, bugün bakınca hayatım için oldukça etkili bir adım olduğunu düşünüyorum.
Tercih ettiğim üniversitenin sahip olduğu misyondan dolayı sadece okuduğum bölüm hakkında bilgi ve fikir sahibi değilim. Okulu bitirene kadar belli bir sayıda bölüm dışı ders almam gerekiyor ve bu dersleri ilgi alanlarıma göre kendim belirliyorum. Aldığım bu derslerle mezun olduktan sonra kendime kattığım çok şey olacağını biliyorum. Mühendisliğe ek olarak, sanatsal yönümü de besleyebilmeme olanak sağlayan bir üniversitede okuyorum. Çalışma hayatında herhangi bir mühendisten farklı olarak kendimi daha iyi ifade edebilecek, eski uygarlıklara ait heykellerin, resimlerin hangi dönemde yapıldığı ve neyi temsil ettiği hakkında fikir sahibi olacak, toplumun sosyal açıdan iyileştirilmesi için kendi adıma neler yapmam gerektiğini bilecek, tarih boyunca dünyayı değiştiren olaylara hakim olacağım. Tüm bunlarla birlikte, sadece bir üniversite mezunu değil, dünyaya karşı bilinçli, daha dolu, meslektaşlarımdan farkımı ortaya koyabilen bir birey olacağım.
Bundan 5 sene sonra "Üniversite bana ne kattı, üniversite hayatım boyunca ne yaptım?" diye düşündüğümde çok doğru bir üniversite tercihi yaptığımdan dolayı mutlu olduğum, sadece kendi mesleğimde değil toplumsal ve sanatsal alanlarda da katkı sağlayabildiğim dersler alıp ruhumu besleyebildiğim bir hayata sahip olduğum için en başta anneme, aileme ve sonra fizik öğretmenime ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayacağım.
TUTKUCA
19 Mayıs 2016 Perşembe
30 Nisan 2016 Cumartesi
Unutulan Duygular
Yorucu bir günün ardından eve gitmek için bindiğim trende, hızla geçip giden ağaçları izlemeye dalmışken kendime geliyorum. Pencereden dışarıyı seyrederken şanslıyım ki bugün oturacak yer buldum diye geçiriyorum kafamdan, 40 dakika daha ayakta kalmaya yetecek gücüm yok doğrusu. Hiç bitmeyecek sandığım günü bitirmenin verdiği rahatlık var içimde. Kulağıma taktığım kulaklıkla radyoda çalan eğlenceli şarkıyı dinliyorum ve dans ederek eşlik etmemek için kendimi zor tutuyorum. Eve yorgun döndüğüm akşamlarda enerjimi yükseltmek için yolda genellikle müzik dinlerim. Ben müziğimi dinlerken bir anda aklıma o zamanlar geliyor, irkiliyorum. Panikle, biraz da belli etmemeye çalışarak etrafta göz gezdiriyorum. İnsanların yüzlerine, oradan giysilerine, ellerine, sonra tekrar yüzlerine bakıyorum. Uyuyan, telefonuyla ilgilenen ya da kitap okuyan birini görünce sakinleşiyorum. Çünkü biraz sonra bomba patlatacak biri uyumaz, kitap okumaz ya da telefonuyla ilgilenmez diye düşünüyorum. 1 ay öncesini hatırlıyorum, Ankara'daki patlamadan sonra kimse uzunca bir süre kendine gelememişti. İlk 2 hafta toplu taşıma kullanmamış, daha sonra korka korka gidip gelmiştim okula. Çok net hatırladığım bir gün var. Yine okuldan eve trenle dönüyorum, cam kenarındayım ve yanımda biri oturuyor. İlk önce çaktırmadan bakmaya çalışıyorum, esmer, siyah saçları ve gür sakalları var. Sakallarını görünce korkuyorum, çünkü televizyonlarda gördüğümüz patlamaya neden olan insanlara benziyor. Biliyorum ki bunu yapacak insan tipi diye bir şey yok, herhangi bir yerden herhangi biri olabilir. Bunu kanıtlayan bir olay geliyor aklıma, 11 Eylül saldırılarında terörist esmer, sakallı ve doğuluyken, 17 Temmuz Oslo katliamındaki terörist beyaz tenli, batılı ve eğitimliydi. Ama yine de insanın zihnine yerleşen algı, beni yanımda oturan sakallı adamdan korkmaya itiyordu. Uyumuyordu, kitap okumuyordu ya da telefonuyla ilgilenmiyordu. Birkaç defa trenden inmeyi düşünüp sonra vazgeçmiştim. Kendim için değil ailem için endişeleniyordum. O 40 dakika sanki 40 saat gibi geçmişti. Devamlı dua ediyordum, yanımdaki sakallı adamdan başka hiçbir şey düşünemiyordum. Kötü hiçbir şey yaşamadan trenden inebildiğimde derin bir nefes almıştım. O gün belki de çok masum bir insandan şüphelenmiştim. Şüphelenmek zorundaydım da çünkü kendimi koruyabilmemin tek yolu tehlikeli olduğunu düşündüğüm bir şeye temkinli yaklaşmaktı. Sonra farkettim ki sadece 4 haftalık bir zaman diliminde korkularım azalmış, hatta tükenmişti bile. Çok üzücü ki o günlerin aksine bugün etrafımda ne olup bitiyor ilgilenmeden kulaklıklarımı takıp müzik açabiliyorum ve her insan gibi yaşanan kötü şeyleri unutup, o günlerde aldığım tedbirleri bugün almıyorum.
25 Nisan 2016 Pazartesi
Resim ve Heykel Müzesi
Namazgah Tepesi'ne ulaştık. Şimdilerde hastanelerin merkezinde olan bu yer, Türk Ocağı binasına ev sahipliği yapıyor. Bina benzersiz bir işçiliğe sahip ve 1975 yılından beri Resim ve Heykel Müzesi olarak faaliyet gösteriyor. Müzeyi gezmeden önce bahçede biraz vakit geçirdik. Çevreyi inceleyerek etraftaki binaların mimarisinde geçmişle bugün arasındaki bağlantıyı bulmaya çalıştık. Osmanlı Cumhuriyeti zamanlarında inşa edilen her bir yapı eşsizken, bugünkü yapıların özgünlükten ne kadar uzak olduğunu farkettik.Ağır adımlarla bir yandan etrafı incelemeye devam ederek girişe doğru ilerledik. Sağ tarafta bizi beyaz mermerin üzerine yazılmış Gençliğe Hitabe karşıladı. Daha sonra öğrendim ki, modern Türk alfabesinin henüz yaygınlaşmadığı dönemde yaptırmış bu mermeri Mustafa Kemal Atatürk. Yeni edindiğim bilgiler aklımda, yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başladık. Bu noktadan sonra Resim ve Heykel Müzesi'nde olduğumuzu anladım. Merdivenler salonlara açılıyor, salonlar labirent gibi koridorlara, koridorlar tekrar merdivenlere ve böyle devam ediyordu. Her bir adımda yeni bir resim, yeni bir dünya, yeni bir hayal gücüyle karşılaştık.
Bu gezide Nuri İyem'i tanıdım. Orada bulunan birkaç resminde de hep aynı yüz hatları vardı, hepsi birbirine benziyordu. Ben sanatçının tarzının bu olduğunu düşünürken, çalışmalarındaki bu yüzün sanatçının ölen kız kardeşine ait olduğunu öğrendiğimde farklı anlamlar kazandı resimler benim için. Biraz daha ilerledik ve Osman Hamdi Bey'in Silah Taciri adlı eserini inceledik uzunca bir süre. Tıpkı yazı gibi, bir resmin de sadece resim olmadığından, görünenin ardında çok farklı anlamlar taşıdığından, Osman Hamdi Bey'in de bu eserinde bunu çok güzel başardığından bahsettik. Dikkatimi en çok çeken eserler ise Hüseyin Yüce-Peyzaj, Alaattin Aksoy-Barış ve uzun süre bakakaldığım Hüsamettin Koçan'ın İsimsiz adlı eseri oldu. Dikkatimi heykellerden çok resimlerin çektiği düşünceleriyle yürümeye devam ediyordum ki düşüncelerimi bölen bir şeyle karşılaştım. En az resimler kadar etkileyici bir heykel duruyordu önümde. Bir bulut demir çubuklarla ne kadar güzel anlatılabilir bunu ispatlamak istermiş gibi yapmıştı sanki sanatçı bu eserini.
Resim ve Heykel Müzesi herkesin gidip görmesi gerektiğini düşündüğüm bir yer oldu benim için. Fakat ya gidip saatlerce orada vakit geçirmek gerek ya da birkaç günde gezmek gerek. çünkü bir güne sığdırılamayacak kadar çok bilgi, tarih ve kültür barındırıyor Türk Ocağı binası. Burası her gidildiğinde insana farklı bir yönünü gösterecek, her gidildiğinde farklı bir keyif verecek tarih ve bilgi kaynağı.
30 Mart 2016 Çarşamba
Sabah Dersleri
Dersteyim, akşamüstü güneşi vuruyor sınıfa. Yeterince uyumuş olmama rağmen üzerimde bir yorgunluk var. Öğleden sonra başlayan dersleri sevmiyorum, sabah dersim olmasa bile bir bitkinlik yaratıyor üzerimde. Ne anlatılanı anlayabiliyorum, ne de yerimde durabiliyorum. Yine sığamıyorum sandalyeme. Oysa dün ne güzeldi, sabah 9 da başlayan dersim erken kalkmama rağmen daha verimli geçti. Zorlanarak uyandım fakat daha sonra erken kalkmanın verdiği mutluluk içimi kapladı. Hazırlanırken radyoyu açtım, şarkılara eşlik etmeye başladım. Bütün enerjimi topladım ve birkaç dakika daha erken çıktım evden. Okula gittiğimde henüz sınıfa kimse gelmemişti. Kendime bir kahve aldım, her gün mutlaka bir bardak kahve içerim. Kahvenin kokusu bile yeter insanı canlandırmaya, insanın içini mutluluk kaplar ve daha şevkle yapmaya başlar işini. Bende de öyle oldu. Erken kalkmanın verdiği mutluluğa kahvenin verdiği mutluluk eklendi. Dersi dikkatle dinledim, notlarımı aldım ve dikkatim dağılmadan dolayısıyla içim huzursuz olmadan bitirdim günü. Fakat bugün öyle değil, önümde defterim, elimde kalemim olmasına rağmen yorgunluğum "Dersi dinleme!" dercesine varlığını sürekli hatırlatıyor. İlk on dakika pür dikkat kesiliyorsam, diğer on dakika mutlaka düşüncelere dalıyorum. Dersi sevmeme rağmen ben odaklanmaya çalışırken koskoca 50 dakika geçmiş. Dinleyemediğim bu dersi telafi etmek için daha çok çaba sarf etmem gerekecek. Eve gitmek bile gözümde büyüyor, ayaklarımı sürüye sürüye yola koyuluyorum.
Bir Gözlemci

Kıvırcık kısa saçları, bembeyaz teniyle her zaman olduğu gibi en ön sırada oturuyor. Elinin çenesinde oluşu derin düşüncelere daldığı hissi uyandırıyor. Kafasından geçenlerin yoğunluğu havanın soğukluğunu hissettirmiyor gibi çünkü incecik, yeşil bir kazak var üzerinde. Düşüncelerini toparlamayı başarmış olacak ki, kalem elinde bir öne bir arkaya gidip gelmeyi bırakıp, incecik eliyle kağıda bir şeyler yazmaya başladı. Şimdi ise bir ayağı tahta masanın demirinde, önündeki kağıda iyice gömüldü. Sol eli kumral kıvırcık saçlarının arasında geziniyor. Ben yalnızca yoğun düşüncelere daldığım zaman gezdiririm ellerimi saçlarımda. İçten içe merak ediyorum "Acaba ne düşünüyor?" diye. Yeni boyanmış duvarın kokusu ağır basmış olmalı, saçlarının kokusunu duyumsamaya çalışıyorum, olmuyor. Dışarıdan gelen inşaatın sesi rahatsız etmiş olacak ki iyice gömüldü önündeki kağıda. Uzun bir süre geçiyor aradan ve kağıdı katlayıp çıkıyor sınıftan. Arkasından bakakalıyorum öylece kağıda ne yazdığı düşüncelerinin arasında.
8 Mart 2016 Salı
Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman
Bahattin sevdiğine büyük bir özlem duyar. Gurbette olması bu özlemi daha da güçlendirir.
Sabahın verdiği huzurla diline bir türkü dolanır. Mırıldanarak balkona çıkar ve dağlara kar yağdığını görür. Masmavi gökyüzüyle birleşen bu görüntü Bahattin'in gözlerini kamaştırır. Bir süre bu büyüleyici görüntüye dalar. Kapının çalmasıyla hayallerinden uzaklaşır. Elinde Bahattin'in sevgilisinin yazdığı mektupla gelen postacıdır. Hemen mektubu açıp okumaya başlar.
Bir cümle takılır gözüne "Ne zaman geleceksin?". Bahattin tekrar tekrar okur ve dayanamayıp haykırır: " Dağlar çürümeden, bebekler yürümeden, geleceğim sevgilim sana! Ne olur kesin bir takvim sorma bana! Ihlamurlar çiçek açtığı zaman geleceğim sana!". Hemen mektup yazmaya başlar sevdiğine. Yazmaya devam ettikçe derin düşüncelere dalar. Sonra içini bir huzursuzluk kaplar, Bahattin dönene kadar sevdiği onu beklemezse ne yapacağını düşünüp durur. Fakat sonra cevabı bulur. Sevdiği onu beklemese bile bu hiçbir şeyi değiştirmez. Birden bir ses duyar. Sevgilisinin sesidir bu, o an Bahattin içindeki özlemi iliklerine kadar hisseder.
Sonra bir hayalin içine dalar sevgilisiyle el ele kırlarda yürüdüğü. Bir anda eli boşluğa düşer, inanılmaz bir şey olmuştur. Sevgilisi yerine zümrüd-ü anka görür. Onu yakalamak ister ve koşmaya başlar. Hızlandıkça hızlanır ve bir anda taşa takılıp düşer, dizi kanamaya başlar. O an daldığı düşten uyanır Bahattin. Daldığı düşün etkisiyle "Gemiler yansa da geleceğim sevgilim!" diye haykırır. Sonra fark eder, hangi alem, hangi gezegen olursa olsun, sevgilisi hep onun kalbindedir ve öyle kalacaktır. Ne olursa olsun ona kavuşmak için her şeyi yapacaktır. Akşama doğru bulutlar grileşir, arsız bir yağmur başlar. Bahattin yağmurun hüznünü alıp gitmesini ister. Sevgilisi olmadan ne tat ne de bahar vardır. Bütün güzellikler onda saklıdır. Mektubunu bitirirken içi sevgilisine kavuşacağı günün umuduyla doludur. Şöyle bitirir mektubu:"Sevdiğim, ıhlamurlar çiçek açtığı zaman, ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan. Kimseye uğramam ben sana uğramadan. Takvim sorup hudut çizdirme bana. Ben sana çiçeklerle geleceğim, ıhlamurlar çiçek açtığı zaman."
Şiire gitmek için : http://www.antoloji.com/ihlamurlar-cicek-actigi-zaman-siiri/
Sabahın verdiği huzurla diline bir türkü dolanır. Mırıldanarak balkona çıkar ve dağlara kar yağdığını görür. Masmavi gökyüzüyle birleşen bu görüntü Bahattin'in gözlerini kamaştırır. Bir süre bu büyüleyici görüntüye dalar. Kapının çalmasıyla hayallerinden uzaklaşır. Elinde Bahattin'in sevgilisinin yazdığı mektupla gelen postacıdır. Hemen mektubu açıp okumaya başlar.
Bir cümle takılır gözüne "Ne zaman geleceksin?". Bahattin tekrar tekrar okur ve dayanamayıp haykırır: " Dağlar çürümeden, bebekler yürümeden, geleceğim sevgilim sana! Ne olur kesin bir takvim sorma bana! Ihlamurlar çiçek açtığı zaman geleceğim sana!". Hemen mektup yazmaya başlar sevdiğine. Yazmaya devam ettikçe derin düşüncelere dalar. Sonra içini bir huzursuzluk kaplar, Bahattin dönene kadar sevdiği onu beklemezse ne yapacağını düşünüp durur. Fakat sonra cevabı bulur. Sevdiği onu beklemese bile bu hiçbir şeyi değiştirmez. Birden bir ses duyar. Sevgilisinin sesidir bu, o an Bahattin içindeki özlemi iliklerine kadar hisseder.Sonra bir hayalin içine dalar sevgilisiyle el ele kırlarda yürüdüğü. Bir anda eli boşluğa düşer, inanılmaz bir şey olmuştur. Sevgilisi yerine zümrüd-ü anka görür. Onu yakalamak ister ve koşmaya başlar. Hızlandıkça hızlanır ve bir anda taşa takılıp düşer, dizi kanamaya başlar. O an daldığı düşten uyanır Bahattin. Daldığı düşün etkisiyle "Gemiler yansa da geleceğim sevgilim!" diye haykırır. Sonra fark eder, hangi alem, hangi gezegen olursa olsun, sevgilisi hep onun kalbindedir ve öyle kalacaktır. Ne olursa olsun ona kavuşmak için her şeyi yapacaktır. Akşama doğru bulutlar grileşir, arsız bir yağmur başlar. Bahattin yağmurun hüznünü alıp gitmesini ister. Sevgilisi olmadan ne tat ne de bahar vardır. Bütün güzellikler onda saklıdır. Mektubunu bitirirken içi sevgilisine kavuşacağı günün umuduyla doludur. Şöyle bitirir mektubu:"Sevdiğim, ıhlamurlar çiçek açtığı zaman, ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan. Kimseye uğramam ben sana uğramadan. Takvim sorup hudut çizdirme bana. Ben sana çiçeklerle geleceğim, ıhlamurlar çiçek açtığı zaman."
Şiire gitmek için : http://www.antoloji.com/ihlamurlar-cicek-actigi-zaman-siiri/
7 Mart 2016 Pazartesi
Hacettepe Efsanesi
Asırlar önce Ankara şehrini kuran Frigya Kralı Midas, antik çağlardan günümüze taşınan bir efsaneye konu olur.
Efsane, Kral Midas ve ilah Baküs arasında geçmektedir. Kral Midas Baküs'e bir iyilik yapar ve Baküs'ü zor bir durumdan kurtarır. Bunun üzerine Baküs, Kral Midas'a "Dile benden ne dilersen!" der. Kral Midas bütün açgözlülüğüyle ve bitmek bilmeyen hırsıyla cevaplar: "Ey Baküs! Tuttuğum her şey altına dönüşsün." İlah Baküs bunu duyunca çok şaşırır, fakat Kral Midas'ın iyiliğini karşılıksız bırakamaz ve Midas'ın dileğini yerine getirmek zorunda kalır.
Kral Midas, her tuttuğunun altına dönüştüğünü görünce heyecandan delirir. Mutlulukla eve döner ve evdeki kapının, taşların, kadehlerin, elbiselerin, tabakların altına dönmesini sevinçle izler. Sevinçten havalara uçan Kral, hizmetçilerine bir ziyafet sofrası hazırlatır. Fakat Kral Midas'ın sevinci yarım kalır. Sofrada neye elini uzatsa altına dönüşür. Günler geceler boyunca ne zaman bir yiyeceğe dokunsas altına dönüşür. Kral sonunda açlıktan bayılacak hale gelir.
Bunun üzerine Kral Midas açgözlülüğünü fark eder ve pişman olur. Hemen Baküs'ün yanına gider: "Ey Baküs! Ben çok büyük bir hata yaptım. Her dokunduğum altın olsun istedim fakat şimdi hiçbir şey yiyemiyorum. Ne olur beni kurtar." der. Baküs Midas'ın haline üzülür, onun gerçekten pişman olduğuna inanır ve ona yardım etmeye karar verir. "Hemen git ve Gediz Nehri'nde yıkan. O zaman bu lanetten kurtulacaksın." der. Kral Midas bunu duyunca koşarak Gediz Nehri'ne gider, yıkanır ve sonunda lanetten kurtulur.
Kral Midas ve ilah Baküs arasında geçenen bu efsanenin Hacettepe civarlarında yaşandığı düşünülür.
Efsane, Kral Midas ve ilah Baküs arasında geçmektedir. Kral Midas Baküs'e bir iyilik yapar ve Baküs'ü zor bir durumdan kurtarır. Bunun üzerine Baküs, Kral Midas'a "Dile benden ne dilersen!" der. Kral Midas bütün açgözlülüğüyle ve bitmek bilmeyen hırsıyla cevaplar: "Ey Baküs! Tuttuğum her şey altına dönüşsün." İlah Baküs bunu duyunca çok şaşırır, fakat Kral Midas'ın iyiliğini karşılıksız bırakamaz ve Midas'ın dileğini yerine getirmek zorunda kalır.
Kral Midas, her tuttuğunun altına dönüştüğünü görünce heyecandan delirir. Mutlulukla eve döner ve evdeki kapının, taşların, kadehlerin, elbiselerin, tabakların altına dönmesini sevinçle izler. Sevinçten havalara uçan Kral, hizmetçilerine bir ziyafet sofrası hazırlatır. Fakat Kral Midas'ın sevinci yarım kalır. Sofrada neye elini uzatsa altına dönüşür. Günler geceler boyunca ne zaman bir yiyeceğe dokunsas altına dönüşür. Kral sonunda açlıktan bayılacak hale gelir.
Bunun üzerine Kral Midas açgözlülüğünü fark eder ve pişman olur. Hemen Baküs'ün yanına gider: "Ey Baküs! Ben çok büyük bir hata yaptım. Her dokunduğum altın olsun istedim fakat şimdi hiçbir şey yiyemiyorum. Ne olur beni kurtar." der. Baküs Midas'ın haline üzülür, onun gerçekten pişman olduğuna inanır ve ona yardım etmeye karar verir. "Hemen git ve Gediz Nehri'nde yıkan. O zaman bu lanetten kurtulacaksın." der. Kral Midas bunu duyunca koşarak Gediz Nehri'ne gider, yıkanır ve sonunda lanetten kurtulur.
Kral Midas ve ilah Baküs arasında geçenen bu efsanenin Hacettepe civarlarında yaşandığı düşünülür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

